15 Ocak 2011 Cumartesi

Antisemitizm ve Müslüman Düşmanlığı - Bir Karşılaştırma

Günümüz Avrupa’sında bir sözüm ona “Avrupa’yı İslamlaştırma” heyulası dolaşıyor (“Avrupa, Eurabia olacak”) ve “İslam tartışmaları” adeta histerik bir hal aldı. “İslam” kelimesi, son yıllarda Batı[1] toplumlarında öylesi bir sembolik etki gücüne ulaştı ki, kelimenin kendi başına telaffuzu bile Batı kamuoylarında sonsuz sayıda çağrışıma yol açar oldu. Yapılan çok sayıda sosyolojik araştırmalar, Müslüman düşmanlığının son yıllarda hızla güçlendiğine işaret ediyor. Müslüman düşmanlığı, kiliseden tutun da sol üzerinden faşist partilere varana dek, giderek toplumsal mutabakatın ana öğesi olma niteliğini kazanıyor. Batı toplumlarının büyük kısmının Müslümanlara karşı düşmanca tutumlarında görüş birliği içinde olduğu saptamasını yapmak hiç de abartı sayılmaz.
Yeni ırkçılık olarak Müslüman düşmanlığı, aşağıda ırkçılığın özgün bir biçimi olan klasik antisemitizmle paralellikleri itibariyle Almanya örneğinde ele alınacaktır. Avrupa’daki bu yeni ırkçılığın bu denli yeğin olması, kuşkusuz 11 Eylül 2001 ve Hollandalı ırkçı yönetmen Theo van Gogh’un 2004 sonlarında akıl hastası Fas kökenli bir Hollanda vatandaşı tarafından Amsterdam’da öldürülmesi olaylarıyla bağlantısız olarak düşünülemez. Ancak burada söz konusu olanın, Müslüman kökenli göçmenler ve onların Avrupa’da doğan yeni kuşakları için yeniden formüle edilen eski antisemitizm olduğunu da göz ardı edemeyiz: Müslümanların “paralel toplumlar”[2] oluşturması (“Yahudiler, sadece kendilerinden olanlara yardım ederler”) ve “dışa kapalı” olmasından (“Gizli saklı hareket eden komplocu Yahudiler”) tutun da Yahudi ve Müslüman ataerkilliğine denli varan ırkçı klişelerde bu paralellikleri gözlemek mümkündür.
Antisemitizm ve Müslüman düşmanlığı arasındaki paralellikleri göstermeye çalışırken, ne bu iki olguyu aynı kefeye koyma ne de söz konusu ırkçılıkların kurbanları arasında bir mağduriyet rekabetine yol açma niyeti bahis konusudur. Bilakis söz konusu olan, en eski ön yargılar olma özelliğini taşıyan Yahudilere karşı ön yargılar üzerine yapılan bilimsel araştırmalardan elde edilen bilgilerin, ön yargılar üzerine araştırmanın paradigması olarak kabul edilerek Müslüman düşmanlığını açıklamada da verimli hale getirebilmesini amaçlayan bir analiz transferidir.
Aşağıdaki satırlarda, Batı toplumlarındaki İslam ve Müslüman karşıtlığı tartışıldığında kullanılan “İslamofobi” kavramı reddedilerek yerine “Müslüman düşmanlığı” kavramı kullanılacak. Zira Müslüman düşmanlığıyla ifade edilen, belli bir hedefe yönelik ve İslamofobi kavramının ifade etmeye çalıştığı olgudan farklı olarak kendini egemen çoğunluğun, belli bir grubu hedef alan (İslam ve Müslümanları reddetmesinde somut ve rasyonel ifadesini bulan) insanlık düşmanı tavrıdır. Buna karşın “İslamofobi”, daha ziyade bireyselliğe vurgu yapmaktadır ve psikopatolojik olarak reddedilmesi gereken bir kavramdır. Müslüman düşmanlığına veya İslam karşıtlığına yön veren olgunun korku (fobi) olduğunu iddia etmek mümkün görünmemektedir. Sartre’ın dediği gibi bir antisemit, nasıl Yahudilerden başka her şeyden korkuyorsa, günümüzde Müslüman düşmanları da Müslüman’dan başka her şeyden korkarlar[3]: Batı toplumlarında Müslümanlar, bugün sistematik olarak ırkçı tacize maruz kalıyor, aşağılanıyor ve saldırıya uğruyorlar. Sokak ortasında kadınların başlarından başörtüsü çekilip alınıyor, okulda başörtüsü takan kız öğrencilerin başörtüleri kafasındayken ateşe veriliyor (Hollanda, 2009) ya da mahkeme salonlarında katlediliyorlar (Dresden, Temmuz 2009). 
1.
Theo van Gogh’un 2004 yılında öldürülmesinden sonra başta Hollanda ve Almanya olmak üzere (Hollanda’da 21, Almanya’da ise bir cami ateşe verilmişti) Batı Avrupa medya ve kamuoylarında Müslümanlara karşı sürek avı başlatıldığında, Kanada’da yaşayan Yahudi kökenli Alman sosyolog Y. Michal Bodemann, Almanya’daki “Tageszeitung” gazetesinde çıkan bir makalesinde “100 yıl önce Yahudilere karşı kullanılan önyargılar, bu kez Müslüman göçmenlere yönelik olarak geri dönüyor” tespitinde bulunmuş ve ünlü Alman sosyolog Werner Sombart örneğinden yola çıkarak 19. yüzyıl sonunda Yahudilere karşı kullanılan antisemit söylemin bugün Müslümanlara karşı söylemle ne denli benzerlikler gösterdiğini gözler önüne sermişti:
“Yüz yıl önceki dünya savaşı histerisi ve nasyonal şovenizm atmosferi hüküm sürerken, o zamanlar popüler olan sosyolog Werner Sombart, Yahudilerin ‘ev sahibi milletlere karşı kendini izole ederek kast oluşturduklarını ve yaşadıkları toplumla zıtlık içinde’ -Sombart, o zamanlar daha ‘paralel toplumlar’ kelimesini tanımıyordu- bulunduklarını, sosyal çevreye karşı ‘düşmanca bir tutum takınarak kapalı yaşamak istediklerini’ yazıyordu. Yahudiler, ‘göçebe hayatının katı rasyonelliğinin gücü’ olarak çölün sertlik ve boşluğundan fırlamışlardı. O zamanlar, çoğu aydın Sombart’ın bu düşüncelerini paylaşırken liberal entelektüeller Sombart’ın bu savlarını reddettiler. Bugün bu düşüncelere dehşet ve tiksintiyle sırt çeviriyoruz - yoksa yanılıyor muyum? Ancak Avrupa’daki ‘İslami paralel toplumlar’ üzerine süren güncel tartışmalara baktığımda, mesela Hollandalı ünlü romancı Leon de Winter’in çöl problemi üzerine yazdıklarını okuyunca şüpheye düşüyorum. De Winter, Arap-İslam dünyasının ‘her yerinde’ haysiyetin aşağılanması, onur, saygı, intikam kavramlarının harcıalem olduğunu ileri sürüyor. Kaba çöl toplumunda din değiştirme ve dinden çıkmanın en fena günahlar olduğunu söyleyen de Winter’e göre, bu ‘bütün Arap ve Müslüman halklar’ için geçerlidir (…). De Winter, başka bir yerde bu halkların ‘dünyayı soyut açıklama yeteneksizliklerinin, onların kaba çöl toplumu olmasından’ kaynaklandığına hükmetmişti. Avrupalı Hıristiyanlara matematik, astronomi, gramer ve felsefeyi öğretenin Arap-İslam dünyası olduğunu göz önüne getirince, bunun oldukça tuhaf bir saptama olduğu görülüyor. De Winter’in nemli Hollanda’da ‘intikam ateşiyle dolu paralel toplumlar’ ortaya çıkaran ‘kaba çöl toplumu’ tasavvuru, oryantalist söylemin ve genel olarak ırkçılığın, sadece toplumun kıyısındaki küçük gruplarda değil, bilakis eğitimli kesimlerde görülen belagatli bir örneğidir.”[4]
Bodemann’ın yaptığı gibi, Alman medyası özelinde Batı medyasına eleştirel bir bakış bile, Yahudilerin 19. yüzyılda maruz kaldıkları eski antisemit klişelerin yeniden ısıtılıp Müslümanlara ve İslam’a karşı piyasaya sürüldüğünü görmeye yetiyor. Batı medyasında yazılıp söylenenlerde “Müslümanlar” ve “İslam” kelimelerini “Yahudiler” ve “Yahudilik” kelimeleriyle değiştirmek bile, klasik antisemit söylem ile günümüzdeki Müslüman düşmanlığı söylem arasındaki paralellikleri ortaya koyuyor.
2.
Berlin’de faaliyet gösteren Antisemitizm Araştırmaları Merkezi’nin 2008 yılının Aralık ayında düzenlediği “Düşman imgesi olarak Müslüman - Düşman imgesi olarak Yahudi” başlıklı konferansta, araştırma merkezinin direktörü Wolfgang Benz, antisemitizm ile İslam düşmanlığı arasındaki paralelliklerin aşikâr olduğunu dile getirerek, “Antisemitizmin yaygın enstrümanları olan klişe ve konstrüksiyonlar kullanılarak Müslümanlara karşı bir atmosfer yaratılıyor. Buna, komplo fantezilerinin yanı sıra dinin varsayılan esasları da dâhildir. Müslüman düşmanlarının öfkesi, antisemitlerin Yahudilere duyduğu eski hiddetle benzerlik gösteriyor. Yahudi düşmanlığı paradigmasının soykırım olarak hayata geçmesinin gösterdiği gibi, çoğunlukta olanların ayrımcılığa uğrayan azınlığa (bir zamanlar ve hâlâ ‘Yahudiler’, şimdiyse ilaveten ‘Müslümanlar’) karşı pakt oluşturması tehlikelidir”[5] tespitinde bulunmuştu. Antisemitizm araştırmaları sahasında dünya çapında bir isme sahip olan Benz, İslam düşmanlığı olgusunun ön yargı araştırmaları perspektifinden ilgi çekici olmasının nedenini, İslam düşmanlığının genel olarak, mesela Yahudiliğin ve/veya İslam’ın kötücül şekilde gayriinsani olduğu ve mensuplarından farklı dinden olanlara karşı ahlaksızca ve saldırgan davranmalarını talep ettiği gibi antisemitizm incelemelerindeki bilindik klişelerle itham edilmesi olarak izah etmişti.[6]
Buradan hareketle antisemitizmin 19. yüzyılda piyasaya sürülen ve 20. yüzyılın ortalarına doğru Avrupa’da Yahudi soykırımının temel taşlarını döşeyen formlarına bakıldığında, günümüzdeki Müslüman düşmanlığıyla olan nahoş paralelliklerinin fazlasıyla belirginleştiği görülür. Örneğin Nazi Almanya’sının Propaganda Bakanı Joseph Goebbels’in emriyle çekilen “Der ewige Jude” (Ezeli Yahudi, 1940) filminde Yahudilerin kurban kesme sahnesine eşlik eden sözlerin Almanya’da dini ritüel amacıyla Müslümanlar tarafından kurban kesilmesine yönelik söylemle gösterdiği paralellik -“Yahudi ve Müslümanların hayvan düşmanı dinî ritüeli”- şüphesiz bir tesadüf değildir: “Bu görüntüler, kurban kesme zalimliğinin açık kanıtıdır. Aynı zamanda duygudan yoksun kabalığını dinî vecibelerini yerine getirme örtüsü altında gizleyen bir ırkın karakterini de açığa vuruyor.” Günümüzde ise anti-İslamcı internet platformlarında, İsrail ve Yahudilerle dayanışma üstünkörü şekilde öne sürülürken, diğer yandan Yahudilik ile İslam’ın ortak geleneklerinin reddedilmesi Nazi dönemindeki tutumun sürekliliğini gözler önüne seriyor. Yine dün Yahudi düşmanlığına meşruiyet kazandırmak için nasıl Halakha[7] ve Tevrat’tan alıntılar yapıldıysa/yapılıyorsa, günümüzde Müslüman düşmanları benzer şekilde alıntıladıkları Kur’an sureleriyle İslam’a olan düşmanlıklarını gerekçelendirmeye çalışıyorlar. Almanya ve Fransa başta olmak üzere, hem Yahudi hem de Müslüman mezarlıklarını tahrip etme olaylarının yukarıdaki örneklerden farkı ise, mezar tahrip etmenin her iki dinî gruba yönelik olarak aktüelliğini korumasıdır.
Her iki düşman imgesinin paylaştığı en güçlü emare, kendini komplo teorilerinde gösterir. “Avrupa’nın İslamileştirilmesi” üzerine komplo fantezileri türünden “düşünce” kalıpları, bize antisemitizmin tarihinden aşinadır ve Yahudi düşmanlığı ile Müslüman düşmanlığının hangi ortak yönlere sahip olduğunu ortaya koyar. Avrupa kamuoyunun geniş kesimlerinin üzerinde mutabakata vardığı nokta, “toplumu İslamileştirmekte” ifadesini bulan güya “doğal vatandaş kanaatidir”. Bu sözüm ona “Avrupa’yı İslamileştirme” tezi ise, “uluslararası Yahudi komplosu” teziyle mukayese edilebilecek bir komplo teorisinden başka bir anlama gelmemektedir. Bunun ötesinde “İslam’ın dünyaya hükmetme hedefi” olduğu isnadı, Müslüman düşmanlığını mutat ırkçılıktan ayırarak antisemitizmin yanında (“Yahudiler, dünyayı yönetiyor”) konumlandırır. Müslümanların “devlet içinde devlet” oluşturduğu savının ise[8] izahata ihtiyacı zaten yok: “Devlet içinde devlet” kavramı, aslında klasik bir antisemit metafordur ve yapısal olarak mukayese edilebilir “paralel toplumlar” kavramının bile çok ötesine geçen bir nitelik arz eder. İlk kez 18. yüzyıl sonlarında Almanya’da Yahudilere karşı kullanılan bu kavramla, ikilem halinde “kan bağıyla bağlı olduklarına sadık kalmayı tercih eden ve Alman devletine karşı yükümlülük taşımayan” Yahudilerin cemaat olarak Almanya’da “yabancı bir bünye” olduğuna vurgu yapılıyordu. Almanya’da süre giden “Türklerle ilgili tartışmalar” hakkında asgari ölçülerde bile bilgi sahibi olan birine oldukça tanıdık gelen bir üslup!
Diğer bir paralelliği, dinî ibadethanelerin inşa edilmesine karşı gösterilen tepkilerde gözlemlemek mümkün. Bugün başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkelerinde şehirlerin siluetinde yer edinecek şekilde mimari karaktere sahip camilerin inşa edilmesine karşı harekete geçen “yurttaş inisiyatifleri”, 19. yüzyılda Almanya’da gösterişli sinagogların inşa edilmesine karşı yapılan protestoları andırıyor. Böylesi ibadethane inşa projeleri, emansipasyonun ve entegrasyonun bir işareti iken, bu projelere karşı husumet ise, söz konusu azınlığın emansipasyon ve uyum sağlama niyetlerine karşı düşmanca tepkinin ifadesi olarak zuhur ediyor. Velhâsıl burada da, kendi kendilerine “İslam eleştirmenleri” payesini takan Müslüman düşmanı ırkçıların, Batı toplumlarında yaşayan Müslümanlara yönelik sürdürdükleri karalama ve iftira kampanyalarının tarihsel paralellikleri kendini aşikâr ediyor.
Bundan başka, antisemit motiflerle paralelliği gözden kaçmayan ve medya dâhil olmak üzere kamuoyunun, kapalı kapılar ardında Müslümanlar tarafında yönlendirildiği kabulünden yola çıkan bir tehdit senaryosu çizildiği de vakidir. “Takiye” kelimesi, bu senaryoda merkezi bir rol oynar. Müslüman düşmanlarının literatüründe “takiye” kelimesine, dinî söylemde geçerli anlamından kopartılarak, doğrudan “kandırma/aldatma” ve “rol yapma” anlamları yüklenir. Antisemitizmin tarihi, Avrupa’da yaşayan Müslümanların bu tür kandırma ve rol yapma ithamlarına maruz kalan ilk dinî azınlık olmadıklarını bize göstermektedir: 19. yüzyılın genel geçer antisemit söyleminde, bu sözüm ona “Yahudi özelliği” sürekli kullanılan bir motifti.
Velhâsıl-ı kelam antisemit söylem, Batı toplumlarında yaşayan Müslümanlar nasıl davranırlarsa davransın, ne yaparlarsa yapsınlar, Müslüman karşıtı hıncın devam edeceğini, hatta artacağını ve eski ön yargılar için yeni sebepler bulacağını bize öğretiyor. Mesela Müslüman bir kadın, başörtüsü takmada ısrarlı olsa, kendi kendisini dışlamakla ve Müslüman olmayan çoğunluğu reddetmekle itham edilecektir. Başörtüsünü çıkarsa, bu kez “sızma” ve “ustaca gizlenme stratejisi uyguladığı” suçlamasıyla yüz yüze gelecektir. Yani karşıdakine yönelen “lütufkâr” ve kuşkulu bakış, bir meselenin nasıl algılandığına karar vermektedir. Ön yargı, her zaman egemen toplumun bir aynası olma özelliğini haizdir ve damgalanan grupla ise en fazla sınırlı bir alakası vardır. 
3.
Nazilerin ölüm aygıtı Gestapo’nun kurucusu Hermann Göring, bir keresinde “Kimin Yahudi olduğuna ben karar veririm” demişti. Müslüman bir ülkeden gelen her Müslüman ve Müslüman kökenli göçmen ailelerin her çocuğu, şayet alenen Kuran-ı Kerim’e küfretmiyorsa, “fanatik Müslüman” olmakla itham edilir ve bunun içindir ki, “namus cinayeti işleyen bir katil”, “kız kardeşini ya da kızını zorla evlendiren bir zorba”, “bir intihar eylemcisi” ya da “bir toplu katliamcıdır”. Yani Müslümanlardan nefret edenler de Göring gibi, kimin “Müslüman” olduğuna kendileri karar veriyor. Müslüman düşmanları için “İslam eleştirisi”, özünde Müslüman kökenli göçmenlere karşı fütursuzca kışkırtmada kullanılacak bir bahanedir. İslam düşmanı ırkçının nefret ettiği, İslam’dan ziyade Türk, Arap, Kürt, Fars, Pakistanlı ve Kosovalı insandır. Zaten din gibi soyut bir olgudan nefret etmek olanaksızdır. Nefret, abstraksyonlara değil, insana yöneltilebilir. Nasıl ki, Müslüman düşmanı ırkçıların İslam ile “sorunu” nefret ettiği Müslüman’dan kaynaklanıyorsa, Müslüman’dan sırf “Müslüman” olduğu için nefret etmesi de aslında Müslüman veya İslam’dan değil, ırkçının kendisinden kaynaklanır.
Antisemitin Yahudilerden nefret etmesi için, nasıl hayatında bir tek Yahudi bile tanıması gerekmiyorsa, aynı şekilde Müslüman düşmanının da bütün Müslümanların “alçak insanlar” olduğuna kanaat getirmesi için, hayatında bir tek Müslüman’la bile karşılaşmasına ihtiyacı yoktur. Yani ne antisemitin Yahudi düşmanlığı, ne de Müslüman düşmanının bu düşmanlığı, bir dış etmene bağlı değildir. Amerika’daki “Pew Research Center”, 2008 yılında yayımladığı bir araştırmada, Müslüman düşmanlarının çoğunlukla aynı zamanda sıkı antisemitler olduğunu ampirik olarak ortaya koydu. Hal böyleyken, özellikle Almanya’da İslam mütemadiyen nasyonal sosyalizm gibi totaliter ideolojilerle mukayese edilerek Müslüman düşmanlığının terkisine kendini temize çıkarma/sorumluluktan kurtarma işlevi de bağlanır ve böylece tarihsel geçmişle hesaplaşmak yerine Yahudi soykırımının tarihsel yükü Şark’a ötelenmiş olur.
İkinci Dünya Savaşı öncesinde Almanya’da hakim olan “Yahudi tehdidi” kanaatinin uydurma olduğu, bugün antisemitizm araştırmalarıyla kanıtlanan bir hakikat. Batı toplumlarında, İran Devrimi ile hızlanan ve son on yıldır doruk noktasına ulaşan Müslüman düşmanlığı olgusunda da sorun olanın gerçekten İslam değil, Batı’nın kendi algısı ve yaşadığı kimlik krizi olduğu da hakeza bir hakikat. Gerçekten sorun olan, özellikle Batı Avrupa ülkelerinin nasıl bir toplumda yaşamak istedikleridir. İslam ve Müslümanlar üzerinden sürdürülen tartışmanın püf noktasını, Almanya ve Avrupa’nın transformasyon sürecini çıkarlarına uygun tarzda etkileyememe korkusu oluşturmaktadır. Büyük belirsizliklerin hakim olduğu dönemlerde, var olma endişelerinin faturasının, damgalanmış bir gruba çıkarılması sıkça gözlemlenen bir tepki. Ne de olsa söz konusu damgalanmış grubu, “çözülebilir bir sorun” olarak görmek, belirsiz bir geleceğin sorunlarını göğüslemekten her zaman daha kolaydır. Bu yüzden de toplumu kutuplaştıran sonuçlarıyla alternatifsiz kabul edilen neo-liberal ekonomik sistemin yoğunluğunun karşısına İslam üzerinden yürütülen bir değer tartışması dikiliyor. Bu, Müslümanlara düşman kesilmekle, bireylerde toplumsal sürece katılımda bulunduğu kanısını uyandırırken, toplumun gerçek sorunlarını tartışma yerine temsilî tartışma olarak da eşsiz bir olanak sunmaktadır.[9] Böylece alternatifsiz olduğunun kabul edilmesi istenen sistemin istikrarı sağlanmaktadır. Hasılıkelam aynı Yahudi olmasaydı, antisemitin onu yaratmak zorunda kalacağı gibi, Müslüman düşmanı da Müslüman olmasaydı onu yaratmak zorunda kalacaktı.



[1] Nasıl tek ve yekpare bir “Doğu” veyahut “İslam” mevcut değilse, aynı şekilde tek ve yekpare bir “Batı” da mevcut değildir. Buna rağmen, her ne kadar “Batı” kavramını kullanmak, sosyal bilimler açısından sorunlu olsa da coğrafi sınır belirlemesi açısından bir zorunluluk arz ediyor.
[2] Almanya’da Müslüman kökenli göçmenlere karşı bir silah gibi kullanılan bu terim (“Parallelgesellschaft”), bir azınlığın Alman toplumunun “geçerli kurallarına uymayan” ve egemen çoğunluk tarafından reddedilen özerk toplumsal yaşam biçimini tanımlamaktan ziyade mahkûm etmek amacıyla dile getirilir.
[3] “Antisemit, tedirgin, korkulu bir adamdır: Kendinden, kendi istem özgürlüğünden, içgüdülerinden, sorumlu olmaktan, yalnızlıktan, her türlü değişiklikten, dünyadan ve insanlardan, kısacası her şeyden korkar, yalnız Yahudi’den korkmaz!” (Jean Paul Sartre, Yahudi Düşmanı. Antisemitin Portresi, İstanbul 2008, s. 44).
[4] Y. Michal Bodemann, Das Phantom der Wüstengesellschaft, Tageszeitung, 25.11.2004
[5] Jahrbuch für Antisemitismusforschung 17, Derl. Wolfgang Benz, Berlin 2008, s. 9
[6] agy.
[7] Yahudi din hukuku.
[8] Kurier der Christlichen Mitte, Hintergrund-Informationen zum Islam
[9] “Antisemitizm, sıradan oluşu değerli kılan, sıradan olanlara bir seçkinler zümresinden olmayı sağlayan bir akımdır.” (Jean Paul Sartre, age, s. 21)

(Birikim dergisinin Haziran 2010 tarihli 254. sayısında yayımlandı.)
http://www.birikimdergisi.com/birikim/birikim.aspx?did=1&dsid=391

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum Gönder