15 Ocak 2011 Cumartesi

New York'ta Beş Minare: Kendi ayağına kurşun sıkan film

Mahsun Kırmızıgül'ün son filmi New York'ta Beş Minare, İslamofobiyi yani İslam'a ve Müslümanlara karşı son yıllarda -Batı toplumlarında- hızla artan önyargıları konu edindiği iddiasını taşıyor. Hatta filmin başrol oyuncusu Haluk Bilginer, filmin “İslamofobiye ilaç olacağını” gösterime girmeden önce dile getirmişti. Hal böyle olunca, 11 milyon dolara mal olmuş bu “ilacın”, taşıyıcısı olmasak da mağduru olduğumuz İslamofobi denen bu hastalığa iyi gelip gelmeyeceğini bilmek için, İslamofobinin ne olup olmadığına kısa bir bakış elzem hale geliyor.
11 Eylül 2001’den sonra baş döndürücü bir kariyer yapan İslamofobi, soyut bir kategori olarak İslam’ın ve Batı ülkelerinde azınlık olarak yaşayan Müslümanların düşmanca bir tutumla reddedilmesini tanımlayan sosyolojik bir kavram. İslam ve Müslüman düşmanlığı, Batılı egemen toplumların (majority society) algısında İslam dininin ve Müslümanların “öteki” olarak imgelenmesi sonucunda ortaya çıkar.
Sosyolojik olarak “İslam düşmanlığı” olarak adlandırılması daha doğru olan İslamofobi, kendisini Müslümanları ve İslam’ın cümle mezhep, sembol ve dini pratiklerini tümden reddeden düşmanca bir tutum olarak gösterir. Bu sebepten dolayı sosyal bilimlerde bugün artık ırkçılık, zenofobi, antisemitizm ve homofobi vs. ile birlikte grup odaklı düşmanlığın sendromlarından biri olarak kabul görmektedir. Yeni ırkçılığın bir tezahürü olarak İslam düşmanlığı, kendini çeşitli düşünce ve biçimlerde ifade eder. Bunların başlıcalarını özetle şöyle sıralamak mümkün: “İslam, durağan ve değişimlere kapalı olan yekpare bir bloktur. İslam, ayrıksı ve yabancıdır. Hedef ve değerleri açısından diğer kültürlerle ortak hiçbir tarafı yoktur; ne diğer kültürlerden etkilenmiş ne de onları etkilemiştir. İslam, barbar, ilkel, cinsiyetçi, saldırgan ve tehditkârdır, terörü destekler vs.”
Batılı toplumlarda İslam algısı, bir yanda “geri kalmış”, “irrasyonel”, “despotik” ve “fanatik” İslam ile diğer yanda “hür”, “uygar”, “rasyonel” ve “seküler” Batı arasındaki kutuplaşma üzerine kuruludur. Batı’nın İslam’a dair dinsel paradigmasının doğaldır ki yerine getirdiği işlevler mevcut. İslam’ı zor, şiddet ve baskı ile özdeşleştiren bu paradigma, Batı’nın kendi kendini yüceltmesine (self-glorification) hizmet eder. Paradigmanın diğer ayağı ise, birincisiyle bağlantılı olmasının yanı sıra daha kompleks bir yapıya sahip. İslam düşmanlığı, bu bağlamda değişen Batı toplumlarında kriz semptomu olarak ortaya çıkıyor: Gerçekten sorun olan İslam değil, Batı’nın kendine dair algısı ve yaşadığı kimlik krizidir. Bunun püf noktasını ise, Batılı ülkelerin transformasyon sürecini çıkarlarına uygun biçimde etkileyememe korkusu oluşturmaktadır.

İslamofobi karşıtı mı İslamofobik mi?
Fazla uzatmadan filme dönelim. Oyun oynayan çocukların gözleri önünde gerçekleşen bombalı bir suikastla başlayan film, “İslamcı teröristlerin” polisle girdiği ve kanın gövdeyi götürdüğü bir çatışmayla devam eder. Bu “teröristlerden” kimisinin isimlerinin Muhammed veya Hasan olması, elbette tesadüf değildir. Hizbullah’ın 90’lı yıllardaki cinayetlerini akıllara getiren domuz bağı işkencesinden sıra sıra insanları geçiren ve “Allahu ekber” nidaları eşliğinde döner bıçağıyla kafa kesen örgütün lideri Deccal’ın amacı “Peygamber gibi, İslam dinini yeryüzüne tamamen hâkim kılana dek savaşmaktır”.
Fellini, “Faşizmin iğrençliğini bayağı cinsel sahnelerle veririm” derken, sinemanın kendine has dilinin zihnimizdeki dilden farklı işlediğine işaret etmişti. Mahsun Kırmızıgül, bu farklılığa vakıf olsaydı, İslamofobiye karşı bir film yaparken, filmini baştan aşağı bayağı dinsel sahnelerle doldurmazdı: “Allahu ekber” ile kafa kesilen sahnenin hemen akabinde Sultanahmet Camii’nden ezan sesi yükselir: “Allahu ekber”! Buradaki ilişkilendirme, yönetmenin istediğinin tersine vuku bulur. Kafa kesenin ağzından çıkan “Allahu ekber” ile camiden yükselen “Allahu ekber” arasındaki bağlantı, tam da İslamofobik bir çağrışım yapar. İzleyicinin algısında bu bağlantının oluşmaması imkânsızdır. Arka arkaya gelen bu iki sahne, haliyle İslam’ın “barbar”, “despotik” ve “şiddet yanlısı” olduğunu telkin eder.
“Barışçıl”, evliya gibi bir Müslüman olan Hacı Gümüş’ün (H. Bilginer) peşinde olan Acar (M. Sandal) ve Fırat’ın (M. Kırmızıgül) New York’ta Hacı’nın süpermarketinin müdürü Timur (E. Altan) tarafından götürüldüğü kalorifer dairesi benzeri ürkütücü bir mekânda karşılarına çıkan Hacı’nın siyahî adamlarının hepsi de cehennem zebanisi görünümlü ve esrar çekmekten gözleri kaymış tiplerdir. Müslüman cemaatin “barışçıl” olanı bile korku salar!
Sözüm ona “İslamofobi karşıtı” olan filmde bütün ağırlığıyla öne çıkan, Müslümanların “fanatik”, “saldırgan”, “terörist” imajlarıdır. Araya serpiştirilen salya sümük ağlayan cemaat liderinin “hoşgörü” mesajları, def eşliğinde zikir vb. birkaç sahne ile Hacı’nın Hz. Muhammed’in yirmiüç yıllık peygamberliği boyunca sadece iki ay savaştığı türünden ifadeleri ya da Bediüzzaman’dan yaptığı alıntı, “İslamcı teröristlerin” estirdiği şiddet ve kelle koparmalar karşısında berhava oluyor. Film, amaçlananın tam tersine izleyicide İslam’ın “teröre meyyal bir din olduğu” izlenimini uyandırıyor.
“Kötü İslam”, New York ve İstanbul’un beyaz atmosferinde tabii ki “kötü kılık kıyafetiyle” arz-ı endam eder. Polis merkezinde çember sakalı ve cübbesiyle oturan ve daha tanışmadığı meslektaşı Fırat’a çay ikram edildiğinde Acar polis, “Meczuplara ne zamandan beri hizmet ediliyor?” diye posta koyar. İnsanların “ne oldukları” çember sakallarından veya çarşaflı olmalarından anlaşılıyor. Cumhuriyet tarihinin din ve modernizm “karşıtlığını” görünürlük üzerinden tanımlayan algısının bir karikatürü. İslam’ın “ilkelliğini” gözlerimize soku sokuveren bu kıyafet “meczubluğu”nun alternatifi de, Hacı’nın New York’taki Hıristiyan eşidir. Şu an ülkemizdeki gerçek olgularla ilgisi olmayan bir boyut yaratarak filmine dünyevi bir ilahilik katıyor yönetmen.
Oryantalizm, tuhaf bir şekilde Batı’dan ziyade Doğu dünyasında varlığını sürdüren bir zihniyet halini alıyor. Filmdeki bir kovalamaca sahnesinde araya Mevlevi semazenlerinin serpiştirilmesi, hem hoşgörünün kaynağını kitchleştirerek sunuyor, hem de filme “turistik” bir hava katıyor.
Ayrıca yönetmenin filmin finalini, Batılı İslam düşmanlarının İslam’ın “ilkel bir din” olduğunu “kanıtlama” amacıyla kullandığı “en sıkı” argüman özelliğini haiz olan “töre cinayeti” ile süslemesi de her şeyin üzerine tuz biber ekiyor.
Bütün bunlar, Mahsun Kırmızıgül’ün muhtemelen İslamofobinin ne olduğu konusunda vasat düzeyde bile bilgi sahibi olmaya gerek duymadan “İslamofobi karşıtı” bir film yapmaya yeltendiğini gösteriyor. Eğer böyle olmasaydı, filmin senaryosunu da yazmış olan Mahsun Kırmızıgül, mesela Acar’a Hacı’yla konuşurken “İslami terör hakkında ne diyorsun?” sorusunu sordurtmazdı. “İslamcı terör” bile değil, “İslami” yani “İslam’ın neden olduğu ve İslami karaktere sahip terör”!
Yine Fırat’ın dedesinin (E. Kolçak), dinî bir grubu (Müslümanları) “öteki” olarak damgalama ve dışlama üzerine kurulu ırkçı bir paradigmayı konu edinme iddiasıyla ortaya çıkan bir filmde, küfür amacıyla defalarca “dürzi” kelimesini sarf ederek bir dinî azınlık olan Dürzileri aşağılayıp ötekileştirmesi, yönetmenin kendi yaptığı filmin konusuna dair dört başı mamur bir cehalet içinde olduğu kanısını iyiden iyiye güçlendiriyor.

İslamofobi münferit bir vaka mı?
Filmde açık düşmanlık içeren İslam karşıtı ifadeler, sadece FBI ajanı David Becker’ın (R. Patrick) ağzından dökülüyor. Becker’ın İslam ve Müslüman düşmanı olmasının biricik nedeni ise, kardeşinin 11 Eylül 2001’de yıkılan İkiz Kulelerin altında kalmasıdır. Kaldı ki, bir mesai arkadaşının ve Acar’ın kendisiyle tartışmaları sırasında, Müslümanları ve İslam’ı suçlamada “fazla ileri gitmiş olduğunu” kendisi bile kabul eder, ama söz konusu olan kardeşi olunca “affetmesi zordur.” Yani adamın, Müslümanlarla bir çeşit “kan davası” vardır, zira kardeşi Müslümanlar tarafından öldürülmüştür. Bu anlamda David Becker’ın İslam ve Müslüman düşmanı tutumunu “Batı toplumlarına içkin olmayan münferit bir vaka” olarak sınıflandırmak mümkün.
Oysa Mahsun Kırmızıgül, filme hazırlık döneminde zahmet edip İslamofobinin ne menem bir şey olduğunu zerre kadar merak etseydi, İslamofobiyi bu denli sığ ve yanlış bir konseptle ele almaz, böylece yaptığı film de izleyicisini İslamofobik yapma kapasitesine sahip bir bumeranga dönüşmezdi. Bir nebze de olsa ön araştırma zahmetine katlansaydı, İslam düşmanlığının Batı toplumlarında asırlardır yerine getirdiği bir işleve sahip olduğunu, İslam’ı “zor”, “şiddet” ve “baskı” ile özdeşleştiren bu paradigmanın günümüzde bir kriz semptomu, bir tür yeni ırkçılık olarak ortaya çıktığını kavrayabilir ya da en azından sezebilirdi. Eğer ‘New York’ta Beş Minare’yi bütün bunları dikkate alarak çekseydi, o zaman muhtemelen iddiasına layık bir film ortaya koyabilecek ve biz de “Olmuş be hacı, eline sağlık!” diyecektik.

(27.11.2010 tarihli Radikal gazetesinde yayımlandı.)
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&Date=27.11.2010&ArticleID=1030460&CategoryID=82

İran'da rejimin sonu yaklaşıyor mu?


Geçtiğimiz haziran ayında yapılan seçimlere hile karıştırılması üzerine başlayan ve rejim tarafından şiddetle bastırılan yığınsal protesto eylemleri, Şiilerin en önemli matem günü olan Aşure Günü’nde yeniden başlayarak hemen hemen bütün büyük şehirlere yayıldı. Öyle görünüyor ki geçtiğimiz Pazar günü meydana gelen olaylarda en az 15 kişinin devlet güçleri tarafından katledilmesi, İran’da diktatörlük ile halk arasında süregelen çatışmanın yeni bir aşamaya sıçramasına neden oldu.
Mir Hüseyin Musavi’nin cumhurbaşkanlığının hileyle engellenmesi üzerine Haziran ayında başlayan gösteriler sırasında “Oyum nerede?” sloganları atılırken, şimdiki gösterilerde sloganların radikalleşmesi dikkat çekiyor: Sokaklarda “Diktatöre ölüm!”, hatta “Hamaney’e ölüm!” sloganları yükseliyor. Bu da İran halkının, Musavi’nin aday olurken sistemin reforme edilmesi talebini aştığını gösteriyor. Musavi, Hatemi ve Karubi’nin başını çektiği muhalefet, sistemi reforme etmeyi amaçlarken, sokakta mücadele eden halk artık doğrudan sistemi hedef almaya başladı.
İran halkı, artık özgür seçimleri ve düşünce özgürlüğünü, kısacası insan hak ve özgürlüklerini esas alan başka bir cumhuriyet istiyor. 20 Aralık günü vefat eden ve rejim karşıtı hareketin dinî rehberi sayılan büyük Ayetullah Ali Muntazari de ölümünden birkaç gün önce, halkın isteklerinin artık cumhurbaşkanlığı seçimlerinin iptalinden öteye geçtiğini dile getirmişti. Öyle ki ruhban sınıfından da, “iktidarın tanrı tarafından değil, halk tarafından verildiği” itirazları yükselmeye başladı.

Korkudan kaynaklanan uzlaşmazlık

Halen Düzenin Yararını Teşhis Konseyi Başkanlığı görevini yürüten, eski cumhurbaşkanlarından Rafsancani bile kısa süre önce Meşhed’de yaptığı bir konuşmada, “Eğer insanlar bizi istemiyorlarsa çekip gitmeliyiz” demişti. Usta bir oportunist olan Rafsancani’nin yanı sıra nüfuz sahibi diğer bir Ayetullah olan Yusuf Saneyi ve başka din adamları da muhalefetin saflarında şimdiden yerlerini aldı. Humeyni döneminde başsavcılık görevini yürütmüş olan Saneyi, din ve iktidarın aynı elde toplanmasının ne kadar zararlı olduğunu devrimden sonra anladığını ifade ediyor: “İktidar, her zaman yalana, hırsızlığa, baskıya ve ihanete dayanır. Oysa dini liderlik kutsaldır. Tam da bu yüzden ‘İnsanları inanmaya ve iyi olana teşvik edeceğim, ama aynı zamanda da yöneteceğim’ diyemez. Çünkü yönetmek, dümen çevirmeyi, üçkağıtçılığı ve başkalarını kandırmayı gerektirir. Yönetmek, zulmetmek demektir.”
Ayrıca rejimin şimdiye kadar güvenilir destekleyicileri olan İmam Amoli ve Ayetullah Makaram da kısa bir süre önce protesto amacıyla istifa ettiler. Amerika’da yaşayan İran uzmanı Abbas Milani, yönetim kademesinde bulunan birçok kişinin İran’da statükonun artık can verdiğini ve yeniden diriltilmesinin mümkün olmadığını söylüyor.
Buna rağmen dinî lider Ali Hamaney’in kendisine sadık yüz binlerce devrim muhafızı ve Besiç milisine sahip olduğunu da göz ardı etmemek gerekiyor. Hamaney, hukuk sistemini de ‘güvenilir’ adamları sayesinde sıkı sıkıya elinde tutuyor. İstihbarat polisine Aşure Günü yaşananlardan sonra bir kez daha muhalefet önderlerinin en yakınındaki siyasi şahsiyetleri tutuklaması direktifini verdi. Bu da Hamaney’in eskiden olduğu gibi herhangi bir uzlaşmaya kesinlikle yanaşmayacağını gösteriyor.
Rejim, krizin aşılması için siyasi bir çözüm isteyen ılımlı muhafazakâr çevrelerin şimdiye dek bütün uzlaşma çabalarını da reddederek boşa çıkardı. Şimdi de Aşure Günü’nde kan dökerek, krizden siyasi çıkış yolunun bütün kapılarını kapatmış oldu. Bu durum, gelinen noktada krizin Ahmedinejad’ın istifa etmesiyle bile sona ermesi şansının artık kalmadığına işaret ediyor. Zaten Hamaney, içinde bulunulan durumda iktidarının temel yapı taşlarından sadece birini bile çekse, Ahmedinejad’la birlikte rejimin yıkıntılarının altında kalacağını gayet iyi biliyor. Bunun yarattığı korkudan dolayı, ikisi de reform çabalarına canla başla karşı çıkıyor. Bunda ne denli başarılı olacakları ise muhtemelen kısa süre içinde ortaya çıkacak.

İnternet çağının ilk devrimi

Son yaşanan gösteriler karşısında rejim, çıkışı olmayan bir ikilemle karşı karşıya bulunuyor olsa da, açık şiddet stratejisinde karar kıldığı gözleniyor. Rejimin korku salan devrim muhafızlarına ve güçlü askeri donanıma sahip 150 bin kişilik orduya sahip olması karşısında, direnen İran halkının zafere ulaşma şansının olup olmadığı sorusu ise, akıllara Şah’ın 500 bin kişilik ordusunun akıbetini getiriyor.
Devrimden sonra Şah’ın bir generali, İran ordusunun devrim sırasında güneşte eriyen kar gibi eridiğini söylemişti.
Ayrıca ideolojik eğitimden geçmiş olan paramiliter güçler arasında bile, “kardeşlerine karşı silah kullanmayı reddetme” eğilimlerinin baş gösterdiği biliniyor. İran polisi, Pazar günü meydana gelen kanlı gösteriler sırasında silah taşımadığını iddia ederek, ölenlerin sorumluluğunu almaktan kaçınmaya (!) çalıştı.
Haziran ayından bu yana 100’ün üzerinde ölü vermesine, 5000’e yakın insanın cezaevlerine atılmasına ve 6 kişi hakkında idam kararı verilmesine rağmen, rejimin göz korkutma çabaları tıpkı Şah rejiminin son döneminde olduğu gibi artık bir işe yaramıyor. İnterneti bir iktidar aracı olarak kullanan ikinci İran devrimi, muhtemelen internet çağının ilk devrimi olacak. Diktatörlüğün zulmünü en fazla hisseden toplumsal kesimi oluşturan İranlı kadınlar ise, yeşil devrimde anahtar rolü oynuyorlar. Direnişin en ön saflarında yer almalarına ve sokakta göğüs göğüse çarpışmalarda kitlelerin başını çekmelerine rağmen, kadınların siyasi temsil düzeyinde yoksun olmaları ise dikkat çekiyor.
Tamamen devlet kontrolündeki medya ise olan biteni önemsizmiş gibi göstermeye çabalıyor. Haberlerde dış düşmanların denetiminde kargaşalık çıkarmak isteyen küçük “grupçuklardan” bahsediliyor. Bazı gazeteler, “hainlerin” nihayet tutuklanıp cezalandırılması talebinde bulunuyor. Bahsi geçen “hainler”, tabii ki muhalefet liderleri Mir Hüseyin Musavi, Şeyh Mehdi Karubi ve eski cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi’den başkası değil. Yine eski cumhurbaşkanı Rafsancani de bazı gazeteler tarafından halkı protestoya kışkırtmakla itham ediliyor.
Hasılıkelam baskı rejimi kendisine olan güvenini yitirmeye başladı ve otuz yıldır ilk defa sallanıyor. Diktatörlük ile halk arasındaki karşılıklı güç denemeleri, ülkede rejimin yıkılmasını birlikte getirecek bir devrime yol açabilecek denli keskinleşerek kritik bir döneme doğru evrildi. Şah’ın baskı rejiminin son dönemlerinden bu yana insanların içinde iktidar sahiplerine karşı ilk defa bu denli fazla bir öfke birikti. Endişe verici olan ise, zulme karşı boyun eğmez direnişiyle her seferinde bütün dünyaya örnek ve insanlığın saygısına mazhar olan İran halkının aynı otuz yıl önceki gibi kanlı bir hesaplaşmanın acılarını yeniden yaşaması ihtimalidir.

(3 Ocak 2010 tarihli Birgün gazetesinin Pazar ekinde yayımlanmıştır.)
http://www.birgun.net/sunday_index.php?news_code=1262520711&year=2010&month=01&day=03

‘Uyum sağlamak yasaktır!’

Son yıllarda Avrupa’da tuhaf şeyler oluyor. Damgalı ırkçılar ve Nazi partileri birden “Batı demokrasisinin” kurtarıcısı rolüne soyundular. Bu kendinden menkul “Aydınlanmacıların” anti-İslâmcı ırkçı söylemleri, Avrupa toplumlarının geniş kesimlerinde yankı bulur oldu. Müslümanların Batı’yı yavaş yavaş İslâmlaştıracağı gibi gülünç bir fantezi somut bir tehlikeymişçesine sunulurken, “Batı’nın temel değerlerinin tehlikede” olduğu propagandası yapılıyor.
11 Eylül 2001 olaylarının Avrupa’da halde yaşanan İslâm daha doğrusu Müslüman düşmanlığı için ateşleyici fitil işlevini yerine getirdiği olgusal bir gerçeklik arz ediyor. 11 Eylül 2001’den sonra birdenbire Avrupa’da başörtüsü ve cami inşa etme, siyasi meseleler haline geldi. Artık Avrupa periyodik olarak birkaç yılda bir ya Danimarka’da karikatür krizi ya Fransa’da başörtü yasağı ya da Hollanda’da İslâm düşmanı siyasi partilerin başarısı türünden sansasyonlara herkesi alıştırdı gibi görünüyor. Bu kez de yeni bir sansasyonun vakti geldi demeye kalmadı ki, İsviçre imdada (!) yetişti. Doğrusunu söylemek gerekirse, İsviçre’de iki faşist partinin önayak olduğu referandum sonucu, ülkedeki camilere minare inşa yasağının kabul edilmesiyle bu ülkede yaşayan Müslüman kökenli göçmenlere resmi olarak “Uyum sağlamak yasaktır!” mesajı verildi.

DOĞRUDAN DEMOKRASİYLE SUUDİ YASAĞINA
Kabul etmek gerekir ki söz konusu referanduma önayak olan ırkçı partiler, Langen ismindeki küçük bir kasabanın sanayi bölgesinde bulunan caminin minnacık minaresi üzerine başlayan tartışmayı, İslâm üzerine yapılan sembolik bir referanduma dönüştürme başarısını gösterdiler. Minarenin, Müslümanların “güç iddiasının sembolü” olduğunu öne süren ırkçılar, propagandalarını minareden ziyade şeriat, burka, Müslüman dünyada kadınların yaşadığı baskılar gibi konularda yoğunlaştırdılar: “Müslümanlar, bize Orta Çağ’dan kalma hukuklarını zorla kabul ettirmek istiyor. Kadınlar taşlanıyor, erkekler ise Batı’dan nefretle kışkırtılıyor. Minare olursa, zorunlu olarak müezzine de sıra gelecek.” Bu yalan ve iftira kampanyası o kadar etkili oldu ki, sonunda İsviçre’nin tanınmış “solcu feministi” Julia Onken bile faşist partilerin referandum girişimini destekleme kararı aldı. Desteklemekle kalsa iyi, üstüne üstlük 4 bin kadına gönderdiği bir mektupla kadınları minare yasağına “evet” oyu vermeye çağırdı. Demagojinin başarısıydı bu.
Kendisini “demokrasinin tarafsız hamisi” olarak lanse etmekten pek hoşlanan, Kızıl Haç’ın kurulduğu ve Cenevre Sözleşmesi’nin imzalandığı – sözüm ona “demokrasinin örnek ülkesi” İsviçre, bir azınlığın dinî inançlarını özgürce yaşama hakkını çiğniyor ve bu dinî gruba ayrımcılık uyguluyor. Bu adımla Avrupa’da yeniden yükseliş dönemini yaşayan Müslüman düşmanlığında öncü rolü üstlenen İsviçre, böylece Suudi Arabistan, Çin, Kuzey Kore, Burma, Afganistan, Pakistan ve Nazi dönemi Almanya’sının ardından, yasayla dinî azınlıklıkları baskı altına alan ülkeler kervanına katılmış oldu.
Hoşgörüsüzlüğün ifadesi olan bu yasak, Almanya Kültürlerarası Konseyi tarafından Müslüman kökenli azınlığı aşağılama ve ayrımcılığa maruz bırakma niyetinden dolayı Müslüman karşıtı ırkçılık olarak nitelendirildi. Diğer yandan ise Almanya’da NPD, Avusturya’da FPÖ, Belçika’da Vlaams Belang, İtalya’da Lega Nord ve Danimarka’da DF’den Hollandalı faşist partinin lideri Geert Wilders’e bütün İslâm düşmanları, İsviçre’deki “zaferlerini” Avrupa çapında kutluyorlar.

BATI'NIN "SORUNU" KENDİSİYLE
 Bu sözüm ona “İslâm eleştirmenleri” için, İslâm ile münakaşa etmek ve Müslümanlarla tartışmak söz konusu değil. Müslüman bir ülkeden gelen her Müslüman ve Müslüman kökenli göçmen ailelerin her çocuğu, şayet alenen Kuran-ı Kerim’e küfretmiyorsa “fanatik Müslüman” olmakla itham edilir ve bunun içindir ki “namus cinayeti işleyen bir katil”, “kız kardeşini ya da kızını zorla evlendiren bir zorba”, “bir intihar eylemcisi” ya da “toplu katliamcıdır”.
Nazilerin ölüm aygıtı Gestapo’nun kuruluşundan sorumlu olan Hermann Göring, bir keresinde “Kimin Yahudi olduğuna ben karar veririm” demişti. Müslümanlardan nefret edenler de, görüldüğü gibi kimin “Müslüman” olduğuna kendileri karar veriyor. Avrupa’da sadece faşist partilerle sınırlı olmayan, bilakis sağdan sola kadar hemen hemen bütün siyasi partilerde ve toplumun bütün katmanlarında güçlü bir damara sahip olan Müslüman düşmanı saf ırkçılık pratiğinin, din eleştirisi ve Aydınlanma ile uzaktan yakından ciddi bir ilgisi olduğunu söylemek olanak dışıdır. Buna rağmen bu ırkçı şayialar, “Aydınlanmayı savunma” bahanesiyle kamufle edilmekte ve “Batı’nın temel değerlerinin savunusu” olarak lanse edilmekte.
Avrupalı ırkçı için “İslâm eleştirisi”, özünde Türkiye ve Arap kökenli göçmenlere karşı fütursuzca kışkırtmada kullanacağı bir bahanedir. İslâm düşmanı ırkçının nefret ettiği, İslâm’dan ziyade Türk, Arap, Kürt, Fars, Pakistanlı ve Kosovalı insandır. Zaten din gibi soyut bir olgudan nefret etmek olanaksızdır. Nefret, abstraksyonlara değil insana yöneltilebilir. Nasıl ki Avrupalı ırkçının İslâm’la ‘sorunu’ nefret ettiği Müslüman’dan kaynaklanıyorsa, Müslüman’dan sırf ‘Müslüman’ olduğu için nefret etmesi de aslında Müslüman veya İslâm’dan değil ırkçının kendisinden kaynaklanır.
Doğu Bloku ile süren soğuk savaşın sona ermesiyle “komünist düşmanını” yitirmesinden bu yana Batı Avrupa toplumları, tedricen artan biçimde bir tedirginlik ve özgüven sarsılmasıyla malul hale geldi. Diğer büyük uygarlıkların aksine “düşman algısı” olmadan var olmayı şimdiye dek hiç becerememiş olan Batı uygarlığı, zuhur eden bu kimlik kriziyle başa çıkamamasının faturasını haliyle yine günah keçisi olarak seçtiği Müslüman dünyaya kesmeye karar verdi. Sözün özü, Avrupa’nın yani Batı’nın ‘derdi’ aslında İslâm ile değil, kendi kendisiyledir.
Aynı şeyin İsviçre özelinde de geçerli olduğu ileri sürülebilir: 2. Dünya Savaşı sırasında İsviçre’nin ‘tarafsız’ olduğu gibi resmi tarih yalanlarının tashih edilmesi ve yanlış dış politika tutumları, 1989’dan bu yana İsviçre’nin kendiliğinden attığı adımlar değil, tam tersine dışarıdan gelen baskıyla atılan adımlar oldu. Ayrıca AB ile münasebetlerinin muğlâkta olmasına banka krizi ve ABD’nin bir süre önce İsviçre’yi vergi kaçıran yabancıların banka sırlarının korunmasını gevşetmeye zorlaması eklendi. Bütün bunların üstüne bir de ulusal gururun sembolü olan Swissair’in kötü yönetim nedeniyle iflas etmesi ve Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi’nin bir yıldan fazla bir süredir iki İsviçre vatandaşını rehin tutması İsviçre’nin kibrini adamakıllı kırdı. Küresel kriz ise, İsviçre ekonomisinde belirgin izler bırakmaya başladı.

GÜNAH KEÇİSİ OLARAK MÜSLÜMANLAR
Medyal anlamda kusursuz bir biçimde organize edilen minare yasağı kampanyası, bu genel belirsizlikten tedirginliğe kapılan ve özgüveni sarsılan İsviçre halkına, tam dişine göre bir düşman imgesi sundu. Zaten şaşkın ördeğe dönmüş olan İsviçreliler, öfkelerini dört minareden ve göze çarpmamak için çaba sarf eden bir avuç Müslüman kökenli göçmenden çıkardı. Yani İsviçreli Müslümanlar, kendi davranışlarının herhangi bir katkısının olmadığı bir durumda günah keçisi olarak seçildiler. Burada da görüyoruz ki, Avrupa ülkelerindeki Müslüman düşmanlığı, antisemitizm ile karşılaştırılabilecek karakteristiklere sahiptir.
İsviçre halkının çoğunluğu, bu referandumla özgürlük idesini ve insan haklarının evrensel ilkelerini ayaklar altına aldığını gösterdi ve Hıristiyanlarla Müslümanların barış içinde bir arada yaşamasının mümkün olmadığını vaaz eden Usama bin Ladin ile onun Batı’daki İslâm düşmanı muadillerinin dünya görüşünü devralarak bir dünya dinine karşı savaş ilan etti. Bu yüzdendir ki söz konusu olan, minareden daha fazla bir şeydir: Şimdi minare ise, arkasından sıra camilere ve nihayetinde orada yaşayan Müslümanlara gelecektir. Nitekim daha şimdiden bazı ırkçı partiler tarafından Müslümanların kitleler halinde Avrupa’dan sürülmesi bile dile getirilmeye başlandı. Minare yasağı için kampanya yürüten inisiyatifin temsilcileri, gelecekte cami ve İslami kültür merkezlerinin yasaklanması için de harekete geçeceklerini açıkça dile getirdiler. İsviçreli ünlü sosyolog Jean Ziegler’in dediği gibi “bir pogrom atmosferi hüküm sürüyor.”
İsviçre’deki tahrikin başarıya ulaşması, Avrupa ülkelerinde yaşayan Müslümanlara karşı saldırıların önümüzdeki dönemde artacağına işaret ediyor. Yani Avrupa’da yaşayan Müslüman kökenli göçmenlerin üzerinde kara bulutlar dolaşacak.
Bağlarken referandumun, Müslümanları provoke ederek Müslüman ve Batı dünyasını birbirine düşürme denemesi olduğunu da belirtmeden geçmeyelim. Referandumun etkileri, muhtemelen İsviçre sınırlarını aşacak ve Müslümanlar ile Batı arasında zaten mevcut olan kuşkuları giderek büyütecektir.

(6 Aralık 2009 tarihli Birgün gazetesinin Pazar ekinde yayımlanmıştır.)
http://www.birgun.net/sunday_index.php?news_code=1260111064&year=2009&month=12&day=06

Bir cinayetin anatomisi ve yeni nefret

Bazen sıradan gibi görünen bir olay, aslında bir dönüm noktasının ya da bir sürecin yeni bir aşamaya ulaştığının işaretidir. Geçtiğimiz ayın ilk günü Almanya’nın Dresden şehrinde işlenen bir cinayet, 11 Eylül olaylarından sonra Avrupa’da yeni bir fenomen olarak tanımlanmayı hak eden Müslüman düşmanlığının vardığı nokta anlamında böylesi bir önem taşıyor.

Dresden’de eczacı olarak çalışan Mısırlı Merve Ali El-Şerbini, geçen yılın son günlerinde, çocuk parkında Alexander W.’den salıncağı oğluna bırakması ricasında bulununca, 28 yaşındaki işsiz Alman tarafından anında “İslamcı”, “terörist”, “orospu” sözleriyle küfür yağmuruna tutuldu. 32 yaşındaki Merve El-Şerbini, başörtülüydü. Kadın hakaret davası açtı ve Alexander W. mahkeme tarafından para cezasına çarptırıldı. Dresden Asliye Hukuk Mahkemesi’nde görülen davanın duruşması sırasında Alexander W.’nin söyledikleri, onun ne menem bir zihniyete sahip olduğunu gösteriyordu: “Böylelerine hakaret etmek mümkün değil, çünkü bunlar insan sayılmaz”, “Avrupalı olmayan ırkların Almanya’da yaşama hakkı yoktur”, “Bu canavarların 11 Eylül’den sonra kapı dışarı edilmemesini doğru bulmuyorum”.

Temyiz davasının görüldüğü 1 Temmuz 2009 günü genç kadının mahkeme tarafından alınan ifadesi sona erdiğinde, Alexander W. mahkeme başkanından bir soru sormak için izin istedi ve Merve El-Şerbini’ye dönerek, “Almanya’da yaşamaya ne hakkınız var?” sorusunu yöneltti. Mahkeme salonundan bir itiraz gelmedi. “Burada ne arıyorsunuz?” Arkasından tehditler başladı: “NPD, iktidara gelirse bu işe bir son verecek. Ben oyumu NPD’ye verdim.” (NPD: Almanya Ulusal Demokratik Partisi. Almanya’nın en etkin Nazi partisi). Akabinde kadının üzerine atlayarak bıçaklamaya başladı.

Kadının yardımına eşi Elwi Ali Okaz dışında kimse koşmadı. Saldırgan Nazi, kadının eşini de ağır yaraladı. Bu sırada mahkeme başkanı alarm ziline bastı. Duruşma salonuna dalan üç polisten biri silahını çekti ve saldırganın kim olduğunu bile sormadan saldırgan olduğu zannıyla (“Arap = İslamcı = Terörist”!) El-Şerbini’nin zaten ağır yaralı olan eşine ateş etti. Dört aylık hamile olan Merve, kısa bir süre sonra hayatını kaybetti. On sekiz yerinden bıçaklanmıştı ve üç yaşındaki oğlu annesinin öldürülmesini seyretmek zorunda kaldı.

ALMAN MEDYASININ TAVRI
Alman kamuoyunun El-Şerbini cinayetine tepkisi neydi sorusuna verilecek cevap, ilk önce hiçbir şeydir. Cinayetten sonraki ilk hafta boyunca gazetelerde sadece karışık kısa haberler sütunlarında verilen haberlerde, cinayetin “sıradan bir hakaret davasında ani bir zıvanadan çıkma” sonucu işlendiği belirtilirken, Süddeutsche Zeitung ve Frankfurter Allgemeine Zeitung gibi en önemli Alman gazeteleri başta olmak üzere gazeteler (ne tuhaftır ki bulvar gazetesi Bild-Zeitung dışında) ilk iki üç hafta boyunca cinayetin siyasi arka planı üzerine tek bir kelime bile yazmadı. Televizyon kanalları da aynı yolu izledi. Almanya’da meydana gelen her “namus cinayetini” “avukatsız halk” olarak tanımlanabilecek Müslüman azınlığa karşı bir silaha dönüştüren kampanyalar yürüten anaakım medyadan, başörtülü Müslüman bir kadının bir Nazi tarafından Müslüman düşmanı sloganlar eşliğinde mahkemede katledilmesi karşısında çıt çıkmadı.

Şimdi bir anlığına olayın tersinden gerçekleştiğini varsayalım: Kurban, dört aylık hamile bir Alman kadın ve katil Müslüman olsaydı, cinayetin ne kadar büyük bir medya malzemesi haline gelebileceğini ve politikacıların – hele de önümüzdeki Eylül ayında yapılacak genel seçim için yürütülecek seçim kampanyalarında – neler söyleyebileceğini tasavvur edebilmek için çok fazla fantezi sahibi olmaya gerek yok.

Almanya başbakanı Angela Merkel ve bütün bakanları sadece cinayeti kınamak için değil, “İslamcı fundamentalizmi” de mahkûm etmek için derhal gördükleri her kameranın karşısına geçerdi. Televizyonlara çıkan kerameti kendinden menkul “uzmanlar” ve sağdan sola kadar bilumum gazeteler, haftalarca Müslümanların radikalleşmesinden, Alman toplumuna uyum sağlamayı reddetmelerinden ve Almanya’da oluşturdukları gettolardan dem vurarak bu gettoların dağıtılmasını talep ederdi. Camiler ile Müslümanların örgütlü olduğu dernek ve cemiyetler, cinayetle aralarına mesafe koymaya ve polisle sıkı bir “işbirliğine” girmeye davet edilirdi. Ama kurban Müslüman, katil bir Alman olduğu için, Alman kamuoyu – Alman solu ve anti-faşist hareket de dahil olmak üzere – üzerine ölü toprağı serpilmişçesine kolektif bir suskunluk içine girdi.

Ancak El-Şerbini’nin memleketi Mısır’da kitlesel gösteriler başlayınca bu sessizlik bozuldu. Bu kez de katilin Rusya’dan Almanya’ya göç etmiş bir Alman olduğu, yani gerçek bir Alman olmadığı, dolayısıyla da “olayın bizimle ilgisi olmadığı” medyada dillendirildi.

Liberal eğilimli Süddeutsche Zeitung ve Die Zeit gazeteleri, olay sonrasında Almanya’da İslam düşmanlığı olduğunu kesin bir dille reddettiler! Muhafazakâr Die Welt gazetesi ise, cinayetten bir süre sonra internet sayfasında Hamburg eyaleti Anayasayı Koruma Örgütü’ne dayanarak “Müslüman kadınların giderek radikalleştiğine” ilişkin bir makale yayımladı (Die Welt, 18.07.2009). Gazete, “Türban ve Kuran’ın Müslüman kadınların yolunu ekstrem durumlarda doğrudan doğruya terör kamplarına düşürdüğü” konusunda gizli servisle hemfikirdi. El-Şerbini’nin öldürülmesine yol açan siyasi atmosferin medya tarafından nasıl oluşturulduğuna bundan daha iyi bir örnek vermek mümkün mü?

MÜSLÜMAN’DAN NEFRET ETMEK
El-Şerbini cinayeti, Alman medyası tarafından “münferit bir vaka” olarak değerlendirildi. Cinayete “münferit vaka” denmesi kabul edilse bile, Alman medyası ve hükümetinin cinayet sonrası takındıkları tavrı “münferit bir vaka” olarak değerlendirmek mümkün görünmüyor. Sadece Almanya’da değil, Avrupa genelinde medya ve siyaset tarafından İslam’ın bir din olmaktan ziyade, siyasi bir ideoloji olduğu ve “Batı’nın değerleriyle çatışma içinde olan toplumsal bir değerler bütününü temsil ettiği” düşüncesinden yola çıkan şiddet ve çatışma algısı yaratıldı.

Ayrıca El-Şerbini cinayeti özelinde görüldüğü gibi, esmer tenli bir insanın ya da başörtülü bir kadının görünüşünün “İslam”, “İslamcı”, “terörist” çağrışımlarını yaratmasını “münferit bir vaka” olarak görmek, şayet kasıtlı değilse en iyimser tutumla safdillik olarak tanımlanabilir. Andrea Dernbach’ın Berlin’de yayımlanan Tagesspiegel gazetesinde belirttiği gibi, bu çağrışımlar “Almanya, 11 Eylül 2001’in hemen sonrasında sakal ya da türban taşıyan ve Müslüman bir dindar olduğunu belli eden herkese geniş çaplı ağ operasyonları düzenleyerek teröre karşı savaş açtığından bu yana çok fazla kafada yer etti.”

Almanya’da ve diğer Batı Avrupa ülkelerinde özellikle 11 Eylül’den sonra, sürekli “aramızda” kendini kamufle ederek yaşayan ve her an kitlesel katliamlar yapabilecek “teröristlere” dönüşebilecek “İslamcılar”dan söz edildi. Sürekli Batı dünyasını bombalarıyla yerle bir etmeye yemin etmiş “aşırı dincilerin dünya çapındaki ağ örgütlenmelerine” dikkat çekildi. Gün geçmiyordu ki sözüm ona “terör uzmanları”, haber programlarında “gizli servis çevrelerine” dayanarak “İslamcı teröristlerin başımıza getireceği felaketin” tellallığını yapmasınlar.

Merve El-Şerbini’nin katilinin kullandığı ifadeler göz önüne alındığında, katilin Müslümanlara karşı duyduğu nefretin, siyaset ve medyanın 11 Eylül sonrası “uluslararası terörizme karşı mücadele” propagandasının yarattığı düşünce tarzının bir ürünü olduğu ayan beyan ortada olmasına rağmen, Alman medyasında temelleri 11 Eylül’den sonra atılan “koleteral zararlara” dair sorumluluğunu kabul edip özeleştiri yapacağına ilişkin en küçük bir işaret bile görülmedi. Medya, tam tersine hâlâ mesela yukarıda verilen örnekte görüldüğü üzere “Müslüman kadınların cihat uğruna ölümü göze aldıkları” türünden kaynağı şaibeli ve Müslüman düşmanlığını körükleyen haberler yapmaya devam ediyor.

Görünen o ki, bilhassa İran Devrimi’nden bu yana gözlenen anti-İslamcı ajitasyon, Batılı toplumlarda artık yeni bir aşamaya ulaştı. “Yabancı düşmanlığı” ve “ırkçılık” gibi terimlerle sınıflandırılmaya çalışılan bu mevcut gerçeklik, karakteristikleri bakımından bugün artık sosyal bilimlerin bu iki kavramıyla açıklanamayacak yeni bir fenomene dönüştü: Söz konusu olan yabancı düşmanlığı veya ırkçılıktan öte, bu ikisini de aşan Müslüman düşmanlığıdır. Batılı toplumlarda yeni bir fenomen olarak Müslüman düşmanlığı ve nedenleri ise, ancak başka bir yazı çerçevesinde üzerinde durulmayı zorunlu kılıyor.

Bağlarken başta Almanya’da yaşayanlar olmak üzere Müslümanların en son ihtiyaç duyduğu şeyin, bu nefrete nefretle karşılık vermeleri olduğunu belirtmek gerekiyor. Aksine bir tavır, hem Müslüman düşmanı ırkçıların amaçlarına ulaşmasına imkân verecek hem de bu tuzağa düşenleri her türlü insaniyetten mahrum ırkçılarla kuşkusuz ki aynı seviyeye düşürecektir. Bunlardan bizde gereğinden fazla sayıda zaten var.

(25 Ağustos 2009 tarihli Birgün gazetesinde yayımlanmıştır.)

TKP, ulusalcılık, Kürt-İslam düşmanlığı

Yerel seçimler yaklaşırken, Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) her yere astığı bir pankart dikkat çekiyor: “Ülkeye çuval geçirenleri durdurun!” Bir yerel seçim afişi ise şöyle: “Durdurun kafamıza çuval geçirenleri ve geçirtenleri!” Yerel seçimlerle hiçbir ilgisi olmayan bu sloganla, Kuzey Irak’ta 2003 yılında yaşanan ‘çuval olayı’na gönderme yapılıyor. Anlaşılan TSK unutuyor, ama TKP unutmuyor. Slogan, Türk askerinin başına çuval geçiren “ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki senaryolarını hayata geçiren AKP’nin durdurulması” talebini içerse de asıl meram başkadır.

Son yıllarda başta TKP olmak üzere Türk solundan kimi çevrelerin mütemadiyen ulusalcı -kendi deyimleriyle “yurtsever”- kulvara yerleşmesi kimilerine garip gelse de, işin doğrusu ortada tuhaf bir durum yok. Kaldı ki bu kulvar değiştirme, maalesef sadece Türk soluna özgü bir olgu değil. TKP’nin kardeş partisi Yunanistan Komünist Partisi, geçen Aralık ayındaki ayaklanmalara sebebiyet veren olayda bir genci katleden polise “emekçi” olduğu hasebiyle sahip çıkarken, ayaklanmacıları “çapulcu” olarak niteleyebildi. YKP’ye göre esas mücadele sokaklarda değil, fabrikalarda verilmeliydi! “Sınıf ekseni” muhafazakârlığı, statükoculuğa ve halk düşmanlığına böyle dönüşüyor.

Milliyetçilik ve ırkçılık, farklı düzlemlerde de olsa diğer ülkelerdeki sol akımlara da sirayet etmiş bir hastalık. Özellikle 11 Eylül olaylarından sonra, genelde Avrupa özelde Alman solunda da ırkçı eğilimler güç kazandı. Örneğin kendilerini “Anti-Almanlar” olarak adlandıran ‘solcu’ Bahamas çevresi Alman solu içerisindeki anti-İslamcı ırkçılığın başını çekerken, Kuran-ı Kerim’i Hitler’in ‘Kavgam’ kitabıyla özdeşleştirebiliyor. Aslında ‘Alman’ın hası olan “anti-Almanların” bu tavrı, insanlık tarihinin en utanç verici suçuyla malul kendi tarihlerinin yükünden, onu Şark’ın omuzlarına atarak kurtulma zavallılığıdır. Yine Alman solunun hatırı sayılır dergilerinden Konkret‘teki bir yazısında Gerhard Henschel, İslam’ı “kana susamış delilerin dini” diye adlandırabiliyor (Konkret, 12/2001).

TKP’NİN KÜRTLERLE DERDİ


Politik tavır ve söylemlerine bakıldığında TKP’nin de kaba bir İslam düşmanlığı güttüğünü, halkı “yobazlık” ile taltif etmesinden, türban (“faşist sembol”) meselesindeki özgürlük karşıtı tutumuna kadar pek çok örnekle kanıtlamak mümkündür. Dört elle “kazanımlarına” sahip çıkmaya çabaladığı Cumhuriyet gibi, bu partinin de İslam dışındaki diğer yumuşak karnı ise Kürtlerdir.

İslam’a karşı husumet, TKP’nin Kuzey Irak’taki Federe Kürt Yönetimi’ne ilişkin açıklamalarında da kendini gösterir. 2 Mart 2008’de Kadıköy’de yapılan “AKP’yi istemiyoruz” mitingindeki konuşmasında dönemin TKP Genel Başkanı Aydemir Güler’in, 2008 başında Kuzey Irak’a yapılan sınır ötesi operasyonun Amerika’nın isteği üzerine planlanandan önce bitirilmesine ilişkin olarak “Türkiye’nin boynunun şimdi biraz daha bükük olduğunu” söylemesi yoruma yer vermeyecek denli açık değil midir?

Şurası açıktır ki Kuzey Irak’ta federe bir Kürt yönetiminin kurulması, diğer kimi sol çevrelerin yanı sıra TKP’nin ulusalcı kulvara geçmesinin müsebbibidir. TKP’ye çuval pankartını yazdıran saik de Kürtlerin mücadelesinin bugün vardığı düzeyden ve federe bir Kürt yönetiminin varlığından duyulan karın ağrısıdır.

Kürt kökenli Kerkük valisine karşı bir suikast hazırlığı içinde oldukları iddiasıyla ABD ordusu tarafından sorgulanan 11 Türk askeri ve Türkmen mihmandarlarının başına geçirilen çuvalı, “ülkeye geçirilmiş”, “başımıza geçirilmiş” sayan ve bunu altı yıl sonra bile bir yerel seçimde ‘malzeme’ olarak kullanan TKP’nin bu yaptığının en ucuzundan ilkel milliyetçi hissiyatları kasten harekete geçirmek olmadığına kim inanabilir ki?

TKP’nin bu tavrının aslında MHP’ye daha çok yakışacağı düşünülebilir, ama en azından Devlet Bahçeli’ye haksızlık etmeyelim. Vahim sonuçlar doğuracağı kesin olan bir Türk-Kürt çatışmasını Bahçeli’nin bizzat engellediği biliniyor. Veli Küçük de zaten Bahçeli için boşuna, “Beşinci kattan aşağı atacağım terbiyesizi” dememişti.

KOMÜNİSTLER IRKÇI OLURSA


Yine 2 Mart mitinginde “Kemalist kardeşlerine seslenerek partiye katılmaları” ricasında bulunan TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan ise, “Kürtleri, Talabani ve Barzani kılıklılar mı temsil edecek?” diye sorup, “Kürt kardeşlerine”, “Gözünüzü dışarıya çevirmeyin. Talabani, Barzani kılıklılardan medet ummayın” direktifini veriyordu. Belli ki bu sözler, Kuzey Irak’taki Kürt devletini “milli birlik ve beraberlik” için tehlike olarak gören anlayışın komünist (!) versiyonuydu.

TKP’nin çıkardığı Yurtsever gazetesinde geçen yıl yayınlanan bir Mehmet Metiner ‘eleştirisinde’, hakeza Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’den alaylı bir dille Metiner’in “Celal amcası” diye bahsedilirken, Federe Kürt Bölgesi Başkanı Mesut Barzani de Ergenekoncuların kullandığı tabirle “Barzanigiller” diye aşağılanıyordu.

TKP’nin “Talabani ve Barzani kılıklılar”, “Barzanigiller”, “Celal amcası” türünden söylemleri, Kürtlerin Ortadoğu coğrafyasında çektikleri sonsuz acılardan ve uğradıkları sayısız katliamlardan sonra, en azından katliama uğramadan yaşayabilme olanağına kavuşmasından kaynaklanan hasedin örtülü olarak dışa vurumudur. TKP’nin bu söylemlerinin, resmi ideolojinin temsilcileri ve Kürt düşmanı ırkçı çevrelerin daha düne kadar Barzani, Talabani ve Kuzey Iraklı Kürtler hakkında dile getirdikleri “aşiret reisleri”, “peşmerge kılıklılar”, “Bunlar mı devlet yönetecek?” babındaki ırkçı aşağılamalarıyla birebir örtüşmesi normallik arz etmektedir. Bunda artık şaşıracak bir şey yok.

Bu sözüm ona komünist anlayışa göre, “Barzanigillerin” devlet yönetmesi doğaldır ki oldukça gülünçtür, Kürtler olsa olsa aşiret yönetebilir. Saddam’ın bir tek katliamında bile 182 bin ölü veren (Enfal katliamı, 1988) ve TKP’nin kazanımlarına sahip çıktığı cumhuriyetin Şırnak’ta dışkı yedirdiği (1989) Kürtleri temsil etmek de tabiatıyla “Talabani ve Barzani kılıklılara” değil, “sınıf eksenli mücadele veren” sahte TKP’nin İstanbul’da sıcak koltuklarında oturan merkez komite suratlı şeflerine nasip olacaktır! Aç tavuk rüyasında darı görür, diye buna deseler gerek.

Sosyolog Albert Memmi’ye göre ırkçılık, itham edenin ayrıcalıklarını ya da saldırganlığını haklı çıkarmak amacıyla kendi yararına ve kurbanın zararına fiili ya da fiktif farkları genelleştirip mutlaklaştırarak değerlendirmesidir (Irkçılık, 1992, Hamburg, Almanca baskı). Bu sosyolojik tanım ışığında, TKP’nin Kürtlere yönelik söylemleri ırkçılık payesini fazlasıyla hak etmektedir. Zira TKP’nin değerlendirmeleri, maruz kalan grup için aşağılayıcı ve mahzurludur.

Darbelere karşı olmadığını ve Ergenekon operasyonunun işçi sınıfının, dolayısıyla da Türkiye solunun zararına olduğunu söyleyebilen bir genel sekretere (K. Okuyan) sahip olmuş, darbeci generaller Tolon ve Eruygur’un tutuklandığı Ergenekon operasyonunu “Cumhuriyetin sahipsiz olmadığını gösterelim” şiarıyla Tünel’den Galatasaray’a yürüyerek protesto etmiş (6 Temmuz 2008) ve bu yılın başında yaptığı açıklamada ise Ergenekon operasyonuyla ilgili “sürece karşı herkesi aktif bir karşı koyuş geliştirmeye” çağırmış olan (8 Ocak) statükocu, özgürlük karşıtı ve milliyetçi bir ‘komünist’ partisiyle karşı karşıyayız. Cumhuriyetin bekâsı için İslamcılarla Kürtleri ‘halledecek’ bir darbeden medet uman TKP’nin, K. Irak’taki Federe Kürt Yönetimi’ne karşı duyduğu hınç ve anti-Kürtçü ırkçı söylemleri bu genel çerçeveye cuk diye oturuyor. Doğrusu yakışır.

(26 Mart 2009 tarihli Taraf gazetesinde yayımlanmıştır.)

Türklerin "entegrasyona direnmesi" üzerine

Almanya'da her yıl göçmenler hakkında birkaç ‘bilimsel' araştırma yayımlanması ve bu araştırmalarda ya Müslüman kökenli göçmenlerin ne kadar "kökten dinci olduklarının" ya da "Türklerin Alman toplumuna uyum sağlamada ne denli gönülsüz olduklarının" istatistiklerle ‘bilimsel' olarak kanıtlanması adettendir. Araştırma sonuçları, Alman medya ve kamuoyunda bu minval üzere tartışılır ve Türkiye kökenli göçmenlere münasip bir dille "Ya bu diyardan gidersiniz ya da yine gidersiniz"(!) mealinde ültimatomlar verilir.
Geçtiğimiz günlerde bu araştırmalardan biri daha yayımlandı: Berlin Nüfus ve Kalkınma Enstitüsü tarafından 26 Ocak günü resmi olarak açıklanan "Atıl potansiyeller - Almanya'da entegrasyonun durumu üzerine" başlıklı araştırmada öne çıkarılan en önemli sonuç, Türkiye kökenli göçmenlerin Almanya'daki bütün göçmen grupları içinde entegrasyon açısından en başarısız grup olduğuydu. Araştırmaya göre Türkiye kökenlilerin yüzde 30'unun hiçbir okul diploması yok ve sadece yüzde 14'ü Alman lise diplomasına sahip bulunmaktadır. Çalışma hayatında da Türkiye kökenliler, göçmen grupları içinde en başarısız grubu teşkil ediyor: Birçoğu işsiz, ev kadını oranı yüksek ve çoğu devletin ödediği sosyal yardımla yaşamını idame ettiriyor.
Araştırma kamuoyuna açıklanır açıklanmaz Alman medyasında ve siyasi çevrelerinde ‘Türklerin entegrasyonuna' ilişkin tartışmalar başladı. Her istatistiğin medya aracılığıyla siyasi hakimiyet kurma sürecinin bir parçası olduğu ve son araştırmanın uzmanlar tarafından sorunlu bir araştırma olarak değerlendirildiği gerçeği bir yana, burada öncelikle Almanya'nın Türkiye kökenli (buna ‘Müslüman' da diyebiliriz) göçmenler söz konusu olduğunda ‘entegrasyon' derken neyi kastettiği üzerinde durmak gerekiyor. Zira hem bu son araştırmanın hem de Almanya'nın ‘entegrasyon' politikalarının deşifre edilmeye değer oldukları aşikârdır.

‘Ne kadar kökten dincisin, Türk?'
Almanya ve diğer Batı Avrupa ülkelerinde göç gerçekliği bugün "kültürler çatışması" paradigması bağlamında ele alınırken, Türkiye kökenli göçmenlere dair Almanya'daki tartışmalar ise şu iki bakış açısından doğru sürdürülmektedir: Dört bir yandan çok kültürcülüğe yapılan hücumlar ve Türkleri "kökten dinci olup olmadıklarına" dair sorguya çekmeler. Almanya'da Müslüman - daha doğrusu Türkiye - kökenli göçmenlerin durumu 11 Eylül 2001'den bu yana o denli kötüleşti ki, somut olarak suçsuz olduklarını kanıtlama baskısı altında olduklarını söylemek mümkün artık hale geldi.
Son yıllarda İslam'ın Batılı toplumlarda bir meydan okuma olarak algılandığı artık bir gerçeklik arz ediyor. İslam dinine aidiyet, Alman ve diğer Batı Avrupa toplumlarında toplumsal entegrasyonda bir dışlama kriteri haline geldi. Özellikle, Hazreti Muhammed'e küfür dolu hakaretler yağdıran ve Müslümanlara "Keçi si...ler" diye küfreden ikinci sınıf Hollandalı bir film yönetmeni olan ırkçı Theo van Gogh'un 2004 yılı sonlarında Amsterdam'da Fas kökenli fanatik bir genç tarafından öldürülmesinden bu yana, Almanya'daki Türkiye kökenli göçmenler güya "entegre edilmeye direndikleri" bahanesiyle yoğun toplumsal bir baskıyla karşı karşıya bulunmaktadır.
Bu noktada Alman toplumu tarafından sürekli vurgulanan etnik ve kültürel fark sayesinde Türkiye kökenli göçmenlerin toplumsal entegrasyonunun baştan itibaren engellendiğini vurgulamak gerekiyor: Der Spiegelşerefini', " dergisi, Almanya'daki sayılarının 1973 yılında 1 milyona ulaşması sebebiyle Türkiyeli işçilere ilk kez kapak konusu olma ‘Türkler geliyor, kendini kurtarabilen kurtarsın" başlığıyla bahşediyordu (!) (Der Spiegel, 31.07.1973). 80'li yılların başında ise Frankfurter Allgemeine Zeitung (FAZ) gazetesi, Orta ve Doğu Avrupalı ile Türkiyeli "misafir işçiler" arasında "yabancılar ve fazlasıyla yabancılar" ayrımı yaparken, bu ayrım çizgisinin ‘Hristiyan Batı' ile ‘İslamî yabancı diyarlar' arasından geçtiğini dile getiriyordu (FAZ, 2.12.1982). Hâlâ gün geçmiyor ki Alman medyasında ‘Türkler' hakkında bu söylemlerden bile daha sert ifadelere rastlanmasın.

Pardon, ‘entegrasyon' dediğiniz nedir?
Alman resmi makamları 1960'lardan itibaren göçmenlerin Almanya'da entegre olmalarını bilinçli olarak engelledi. Almanya, entegrasyon yerine göçmenlerin tekrar ülkelerine dönmesi seçeneğine oynadı. Ancak 70'li yılların ortalarında en azından gençlerin ülkeyi terk etmeyeceği kesinleşince resmi makamlar ‘kültürel intibak' üzerine kafa yormaya başladılar. Bu dönemde belirli göçmen gruplarının "kültürel olarak asimile edilmesi" üzerine tartışmalar sürerken, ‘Avrupalı olmayan' gruplar - özellikle Türkiye'den gelenler - bu tartışmaların dışında bırakıldı. Yani Türklerin uyum sağlama bir yana, asimile olma ‘şansı' bile yoktu!
80'lerin başından itibaren ise "uyum sorunu" deyimi piyasaya sürülerek, göçmenlerin köşeye sıkıştırılması amaçlandı. Göçmenler, Almanya için ‘sorun' oluşturuyordu. Giderek artan sorunlar ise göçmen gruplarının sözüm ona ‘karakteristik özellikleri' nedeniyle onların hesabına yazıldı: "İtalyan söz konusu olunca maço olduğuna atıfta bulunulur. Yunanlıda eksik duygusal oryantasyona, İspanyolda geldiği yerden kopmaya direnme özelliğine ve Türk söz konusu olunca ise bunların hepsi artı yabancı bir dine ait olmasına gönderme yapılır" (Wolf-Dietrich Bukow).
Peki entegrasyon nedir ve Alman toplumu, göçmenleri - özellikle de Türkiye kökenli olanlarını - topyekûn entegre olmayı reddetmekle suçlarken entegrasyon kavramından ne anlamaktadır?
Entegrasyon kavramı, Almanya'da tek taraflı olarak ‘kültürel sorunlar' bağlamında kullanılır. Halbuki entegrasyon, etnik bir çerçeveye indirgenebilecek bir süreç değil, bilakis her iki tarafın da katılmak zorunda olduğu toplumsal bir süreçtir. Göçmenlik üzerine araştırmalarıyla tanınan Alman sosyolog Hartmut Esser'e göre, ayrımcılığa maruz kalmış olan azınlıkların toplumda iktidar ve prestijin paylaştırıldığı bütün mevki ve konumlara ortak olması sonucu etnik tabakalaşmanın ortadan kaldırıldığı koşullarda başarılı bir entegrasyondan söz edilebilir. Bu, aynı zamanda azınlıkların toplumun sosyal, kültürel ve ekonomik kaynakları üzerinde söz hakkına sahip olması anlamına gelir.
Farklı etnik kökenlerden insanların bir arada yaşaması, ancak toplumun farklı kültürlerin eşit olarak bir arada yaşama ve karşılıklı etkileşim imkânlarının ana çerçevesini oluşturduğu ve yapısal eşitsizlikleri ortadan kaldırdığı koşullarda mümkün olabilir. Buna karşın Almanya'da göçmenlerin hem kamusal algıda hem de bilimsel araştırmalarda genellikle ihtilaf ve uyuşmazlık bağlamında risk olarak algılanması söz konusudur. Her şeyden önce Alman medyasında ‘yabancı' olan hâlâ "başka, aykırı, şiddete meyleden, suç işleyen, tehlikeli vb. sıfatlarla ilişkilendirilir. Bu da yeteri kadar tekrarlandığında genel bir doğru ve fiktif bir gerçekliğe dönüşür" (Erol Yıldız).
Almanya, resmi ‘entegrasyon politikası' olarak on yıllardır bir dezentegrasyon politikası sürdürmektedir. Göçmenler 50 yıldır Almanya'da yaşıyor olmalarına rağmen, hâlâ siyasi haklarından yoksundur. Özellikle Türkiye kökenli ve AB ülkeleri dışından gelen diğer göçmen gruplarından normatif bir ‘ulusal entegrasyon' talep edilmektedir. Oysa bu ‘entegrasyon talebi', özü itibarıyla asimilasyon talebinden başka bir şey değildir.
Alman medyasını ve kamuoyunu yönlendirme özelliğine sahip olduğu herkesçe kabul edilen Der SpiegelTürklerin entegrasyon sorunları' üzerine okuduğum bir haber-röportajda verilen " dergisinde 90'lı yılların ikinci yarısında ‘entegre olmuş bir Türk" örneği, Almanya'nın ‘entegrasyon' derken özünde neyi kastettiğini göstermesi bakımından karakteristiktir: "Hamburg'da yaşayan uzun yol şoförü C. başarılı entegrasyonun bir örneği. C. her akşam birasını içer. Domuz eti yer. Kızı sabaha doğru eve gelmesine rağmen babasından azar işitmez."
Bu örnekten anlaşılacağı üzere Almanya'nın ‘entegrasyondan' kastı, Türkiyeli/Müslüman kökenli göçmenlerin kayıtsız şartsız kapitülasyonudur. Almanya'da bir Türkiyeli'nin/Müslüman'ın ‘uyum' sağlayıp sağlamadığının ölçütü budur - yanlış anlamalardan kaçınmak için, alkol içmenin ve domuz eti yemenin bireyin kişisel özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini de belirtmeden geçmeyelim. Kaldı ki bütün bunları yapan Türkiyeli/Müslüman kökenli bir göçmenin yine de Almanya'da ‘entegre olmuş' olarak kabul edilmeyeceğini, olsa olsa ‘tahammül edilebilir biri' olarak görüleceğini de ifade etmek gerekiyor.

‘Parya' olarak Türkler
Fransız demograf ve tarihçi Emmanuel Todd, Fransız Ulusal Meclisi tarafından ödüle layık görülen Les destin des immigrés (Göçmenlerin Yazgısı) isimli kitabında, Almanya'daki Türkiye kökenli göçmenler için, bırakın entegrasyonu asimilasyondan bile söz edilemeyeceğini yazar ve toplumdan dışlandıkları tespitini yapar. Tüm olumsuzluğuna rağmen asimilasyonun belirli ölçüde bir kabullenme anlamına geldiğini vurgulayan Todd, Yugoslavyalı göçmenlerin Almanya'da asimile edildiğini bu bağlamda örnek olarak verir:
"Etnik bir azınlığın (Türklerin, K.Ö.) farklılığın mutlak sembolü olarak damgalanması, toplumda diğer bütün farkların silikleşmesine ve diğer azınlıkların egemen halkla eşdeğer ve asimile edilebilir olarak görülmesine olanak verir. Bir parya grubunun varlığı, egemen nüfusun kendi içinde eşit olduğu duygusunu edinmesine yol açar" (E. Todd, Das Schicksal der Immigranten [Almanca baskı], 1998, s. 19).
Türkiye kökenli göçmenlerin neden üstü kapalı sürdürülen asimilasyonun dışında bırakılarak, onlara ‘öteki' rolü biçildiği sorusuna ise Todd şu yanıtı verir: "Farklılığın bütün emareleri - fiziksel görünüş, antropoloji, din - Türklerin toplumdan dışlanmasının nedeni olabilir: Ama ağır basan emare üçüncüsüdür, yani İslam'a olan aidiyettir. [...] Anglosakson kültüründe tipik olan fiziksel etiketleme gibi Alman kültüründe de tipik olan dinsel etiketleme, İslam ile ideal bir karşıt (farklılık) bulmuştur. İslam dini, Katolik, Protestan ve Yahudi ayrımının yerini almak için uygun görünmektedir" (age, s. 243 vd).

Avrupa'nın istemediği dahilî Şark
Türkiye kökenli göçmenlerin ‘farklılığına' ve ‘kültür farkına' tekrar tekrar işaret edildiği kadar, Almanya'da yaşayan diğer hiçbir göçmen grubunun farklılığına işaret edilmez. Alman medya ve kamuoyunda etkin olan bakış açısı, özellikle Türkiye kökenli göçmenlerin başka bir kültüre ait oldukları için ‘sorun oluşturdukları' ve ‘buraya ait olmadıklarıdır'. Kültür, bu anlamda asimilasyon ya da entegrasyon modelinde kullanılan bir enstrüman işlevi görür. ‘Kültür çatışması' konsepti, Almanya'da hâlâ bilimsel söylemin göçmenlik üzerine birçok alanında hüküm sürmektedir. Sosyal bilimlerin ‘yabancı' söylemi, biyolojik ırkçılıktan hiç de geri kalmayan kültürcü bir bakış açısına sahiptir.
Hasılı kelam Alman siyaseti ve kamuoyu için entegrasyon lafta kalırken, "Türklerin/Müslümanların entegrasyona direnmelerinden" ve "uyum sağlama yeteneksizliklerinden" şikayet edilir. Bu şikayet, Müslüman kökenli göçmenlere karşı Alman toplumunda giderek artan tahammülsüzlükle malûl olan dinsel-ideolojik dışlama eğilimiyle at başı gitmektedir.
Almanya'da son yıllarda Türkiye/Müslüman kökenli göçmenlere karşı giderek artan ve sosyal bilimlerce de teorik argümanları imal edilen bu tahammülsüzlüğün asıl nedenini, AB sürecinde bir Avrupalı kimliği oluşturma çabalarında aramak gerekir. Almanya'nın başını çektiği AB'nin içinde bulunduğu söz konusu bu kendini tanımlama sürecinde, Şark'a daha doğrusu Müslüman Doğu'ya ‘dışarıyı' oynama rolü biçiliyor. Toplumsal kimlik tasarımları, ‘ötekini' reddetme ve dışlama üzerinden oluşturulduğundan (M. Foucault), henüz daha sınırları tam belirlenmemiş Avrupalı ‘biz'in tanımlanması için, Müslüman - Almanya özelinde Türkiyeli - göçmenler kendilerine ‘öteki' rolü biçilerek ötekileştiriliyor. ‘Öteki' ve Müslüman ‘dışarının' karşısına, kendisini ‘Hristiyan Batı' ("christliches Abendland", Alm.) aidiyetinde bulan yeni ‘bir şey', bir oluşum konuluyor.
‘Hristiyan Avrupa' kimliğini ‘öteki' rolü verilen Doğulu ‘dışarının' üzerinden tesis etme projesi, Müslüman kökenli göçmenlerin de bu süreçte ‘Hıristiyan Batı' için tehlike oluşturdukları kabulünden yola çıkıyor. Almanya'da ve diğer Batı Avrupa ülkelerinde bilhassa son yıllarda sistematik bir tarzda hayata geçirilen ve anti-İslamcı ırkçılığı da terkisine alan Türkiye/Müslüman kökenli göçmenlere karşı yürütülen politikalar, Avrupalı kimliğinin oluşturulmaya çalışıldığı AB sürecinde entegre olmuş ve belki de melezleşmiş (hybrid) dahilî bir Şark'ın mevcudiyetinden duyulan rahatsızlığın tezahürüdür. Alman kamuoyuna sunulan bu son ‘bilimsel' araştırmayı da bu genel çerçeve içinde değerlendirmek gerekiyor.

(Bu yazının kısaltılmış hali "Türklerin entegrasyona direnmesi" başlığıyla 25 Şubat 2009 tarihli Taraf gazetesinde yayımlandı: http://taraf.com.tr/haber/28581.htm)

Katliamın tarihsel sonuçları üzerine

Gazze katliamı, Arap rejimleri ve katliamın tarihsel sonuçları üzerine

Kamuoyunda, İsrail’in neredeyse iki haftadır süren ve sadece Hamas’ı değil Gazze halkını da imhayı amaçlayan saldırısının nedeni olarak Hamas’ın ateşkesi bozması gösterildi. Ateşkesin bozulmasının suçu hemen Hamas’a yüklendi. Hem bizim büyük medyanın, hem de Batı medyasının bize anlattığı hikaye bu. Ateşkesin bitmesinin arkasında yatan asıl gerçeğin ne olduğunu dile getiren hemen hemen yok gibi.

Oysa geçen yılın Haziran ayından bu yana devam eden ateşkes, baştan itibaren gerçek anlamda bir ateşkes değildi. Gazze halkının ve Hamas’ın ateşkesten en önemli beklentisi, sınır kapılarının açılması, ticaretin ve ticari mal nakliyatının normalleşmesiydi. Ama beklenen olmadı. İsrail, tam tersine ateşkesin sürdüğü altı ay boyunca uyguladığı izolasyonu havadan ve denizden büyük ölçüde sürdürerek 1,5 milyon insanın yaşadığı Gazze’ye karşı savaş halini fiili olarak yürürlükte tuttu. Bu tutum, bombalamak ve raket atmaktan çok fazla da farkı olmayan bir savaş haliydi ve yüz binlerce insanı açlığın sınırına sürükledi. Sağlık sistemi başta olmak üzere bütün altyapı hizmetleri felce uğratılarak, Gazze halkı için zaten katlanılmaz olan hayat daha da katlanılmaz hale getirildi.

Bütün bu zaman dilimi boyunca Gazze’ye karşı dört başı mamur bir izolasyon sürdüren İsrail, böylece gerçek bir ateşkesin olmayacağını zaten biliyordu. Arkasından İsrail’in provokasyonları birbirini izledi. İsrailli tanınmış barış aktivisti Uri Avnery’nin Alman gazetesi Die Tageszeitung’da geçen Pazartesi günü dile getirdiği gibi, aylarca Hamas tarafından neredeyse bir tek Kassam raketi atılmamasına rağmen, İsrail sınırdaki tel örgünün yakınında bulunan bir tüneli tahrip etmek için askeri bir birlikle Gazze Şeridi’ne girdi: “Askeri açıdan anlamlı olan, tel örgünün İsrail tarafına bir pusu kurmaktı. Ama asıl amaç, ateşkesi bozacak bir bahane bulmaktı. Bu bahane öyle bir bahane olmalıydı ki, ateşkesi bozmanın suçu Filistinlilerin üzerinde kalmalıydı. Gerçekten de İsrail çok sayıda bu tür küçük eylemler gerçekleştirip Hamas militanlarını öldürünce, Hamas yoğun bir raket atışıyla misilleme yaptı ve – bak şu işe! – ateşkes bitti. Ve herkes, suçu Hamas’a yükledi” (Uri Avnery, taz, 5 Ocak 2009).

Peki, İsrail bununla neyi amaçlıyordu? Avnery’ye göre, Kassam raketleri bahane, İsrail Dışişleri Bakanı Zipi Livni’nin de itiraf ettiği gibi asıl hedef Hamas’ın Gazze’deki egemenliğini ortadan kaldırmak.

Utanç duvarı olarak Arap rejimleri

İsrail’in bu hedefi, yani Hamas’ın yok edilmesi ya da en azından zayıflatılması aynı zamanda İsrail ile hemen hemen bütün Arap rejimlerinin ortak menfaatini oluşturuyor. Aynı şey, Hizbullah söz konusu olduğunda da geçerli. Çünkü Hamas ve Hizbullah, Arap dünyasının baskıcı rejimlerine karşı günümüzde tek muhalefet seçeneğini oluşturuyor.

Başta Mısır, Ürdün ve Batı Şeria’daki Mahmud Abbas yönetimi olmak üzere bölgedeki birçok Arap hükümeti, Hamas ve Hizbullah’ın ortadan kaldırılmasını arzuluyor. Diğer yandan bunu açıkça ifade edemiyorlar, zira Arap halklarının ezici çoğunluğu Filistin davasını destekliyor ve Hizbullah’ın – özellikle 2006 yılındaki Lübnan savaşından sonra – Arapların onurunu temsil ettiğini düşünüyor. Arap rejimleri ise kendi halklarının gözünde yozluk, çürümüşlük ve pasiflik batağına saplanmış durumda.

Katledilen ve sonsuz acılar çeken 1,5 milyon Arabın İsrail’in denetiminde olmayan ve dünyaya açılan tek kapısı, Mısır sınırındaki Refah sınır kapısı. Mübarek yönetimi, katliamın doruk noktasında bile gıda maddeleri ve ilaç sevkiyatı ile yaralıların tedavi amacıyla Gazze'den çıkarılması için sınır kapısını açmıyor. Bütün bunlar bir yana, Yunanistan’dan Endonezya’ya kadar birçok ülkeden Gazze halkının yardımına koşan gönüllü doktorların da Gazze'ye geçişi engelleniyor. “İsrail’in vicdanı” diye adlandırılmayı gerçekten hak eden Uri Avnery, Arap bakış açısından bu gerçekliği “utanç duvarı” olarak görüldüğünü ifade ediyor.

Durum bu minval üzereyken Araplar, Hizbullah lideri Hassan Nasrallah’ın Mısır yönetiminin katliamın suç ortağı olduğu ve “Siyonist düşmanla” işbirliği yaptığı sözlerine nasıl kulak vermesinler? Kaldı ki Arap halkları, bu suçlamayı sadece Mısır Devlet Başkanı Mübarek’in değil, Suudi kralından Mahmud Abbas’a kadar birçok Arap egemeninin de hak ettiği kanısındalar. Abbas’ın Batı Şeria’da katliamı protesto ve Hamas’la dayanışma amacıyla düzenlenen gösterileri yasakladığı ve Hamas sempatizanlarını hapse attığı göz önüne alınırsa, Arap halklarının bu kanılarında haksız olduklarını iddia etmek mümkün değil.

İsrail’in zulmü Filistin El-Kaidesi yaratır mı?

Gazze katliamının muhtemelen hem İsrail hem çürümüş anti-demokratik Arap rejimleri hem de Batı açısından tarihsel sonuçlar doğuracağını kestirmek için müneccim olmaya gerek yok. Arap rejimlerinin katliam karşısındaki utanç verici suskunluklarının ve İsrail’in saldırısına – belki Hamas’ı siyasi arenadan siler umuduyla – verdikleri gizli onayın, kendilerinin tarih sahnesinde silinmelerini hızlandırmaktan öte bir şeye yaramayacağı gün gibi aşikârdır.

İsrail ise Gazze katliamıyla radikal İslamcı olmayan Arap yönetimleriyle sağlayabileceği bir barış olasılığını çöpe atarak tarihi bir fırsatı elinin tersiyle itmiş oldu. Bu imha saldırısının belki de en önemli sonucu, gelecek Filistinli kuşakların daha da radikalleşmesinin yolunu açacak olmasıdır. Bugün “İslamcı” olduğu için Hamas’ın kazandığı demokratik bir seçimi yok sayan ABD ve Avrupa ile Hamas’la masaya oturmayı reddeden İsrail’in muhatabı, yarın muhtemelen İsrail zulmünün doğuracağı – Hamas’ı da devre dışı bırakacak olan – El-Kaide benzeri bir örgütlenme olacaktır. O gün geldiğinde İsrail ve Batı ülkeleri Hamas’ı mumla arayacaklar, fakat o zaman da iş işten geçmiş olacaktır. Bizden söylemesi. (
7/1/2009, Turnusol)

http://www.turnusol.biz/public/makale.aspx?id=3372& pid=5makale=Katliam%FDn%20tarihsel%20sonu%E7lar%FD